makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2007 Perşembe

Bir Dilin Öldürülmesi

Dilbilimci David Crystal, 2000 yılında basılan “Dillerin Katli” adlı kitabında,bir dilin yaşamsal tehlikeye girdiğinin belirtilerinden ve yok olma yolunda geçirdiği üç evreden söz ediyor:

1. Yabancı egemen gücün dilinin konuşulması için ağır baskı uygulanır. Bu baskı tepeden aşağı (teşvikler,devletin yasaları yoluyla) ve aşağıdan yukarı (halkta özenti ve moda yaratılarak) oluyor.

2. İki Dilli Dönem. Ulusal dilin kullanım alanı azalıyor. (Eğitim her düzeyde yabancı dilden yapılmaya başlanıyor. Her kesimden herkes işi gücü bırakıp yabancı dil öğrenme yokuşuna sürülüyor. Meslek,bilim yerine, hiç gereği olmayan yerlerde bile herkes yabancı dil sınavına girmekle meşgul, O. Sinanoğlu)

3. Gençler artık yabancı gücün dilini ulusal dilden daha iyi biliyorlar,“eski dili” kullanmaktan utanır oluyorlar. Velilerle çocuklar kendi dillerinde konuşamaz duruma gelmiş; çocuklar velilerini “eski dili” biliyor diye “geri kafalı” olmakla suçluyorlar. Bir kuşak,hatta bir on yılda iki dillilik de kalmıyor; ulusal dilin yerini yabancının (yani sömürgecinin) dili alıyor.

Oktay SİNANOĞLU,

Büyük Uyanış,Otopsi Yay.2002

1 Aralık 2007 Cumartesi

Oktay Sinanoğlu'nun Gençlere Seslenişi

"...GENÇLER, Türkiye'de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.

Sırf üniversite bitirdi desinler diye, ananız babanız Amerika'da mastır yaptı diye öğünebilsin diye yükseköğrenime gitmeyin. Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız. Temel gayeleriniz,kendinizin ufak çıkarları ötesinde, kendiniz dışında, bu ülke, bu ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun. Yüksek hedefleriniz için çalışın. O zaman, kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir. Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin. Formülünüz 'bilim' + 'gönül'dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur. Gündelik siyaset, çıkar grupları, dışardan güdümlü gizli veya açık"cemiyet"lerden uzak durun. Atatürk'ün dediklerini bol bol okuyun, onları işte bugünler için demiş, yazmış. Türkiye'nin şerefli, refahlı, itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk yolumuzu çizmiştir.

Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın.

Gayeleri bize yardımcı olmak değil, Türk adını tarihten silmektir.

Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih ve kültür bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

Başkasını taklit etmeyin. Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir. Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahibi olmaya bakın.

Ne yaparsanız yapın en iyisini yapın. Siyasetçinin bilimcinin en kötüsü olunacağına tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir.

Bulabilirseniz Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin. Konulara merak sarın, not için çalışmayın. O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili oğrenin. Bülbül gibi konuşup yabancıdan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart değil.

Unutmayın ki Türk olmak bir kafa gönül işidir.

Türk kültürüyle, diliyle, ata sevgisiyle Türk'tür. Soy sop meselesi karıştırarak, o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın. Kültürgenleri, ırk genlerinden daha önemlidir.

Vatanı, milleti için her türlü fedakarlığa hazır bir taban gerekiyor.

Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş, kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar, içinde vatanının geleceğini düşünmeyen, daha da acısı vurdum-duymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur.

Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olma şansı pek azdır.

Şimdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçleşmesine, vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak olmaktır.

Türkiye'yi tekrar Kuvayi Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır..."

Oktay Sinanoğlu

Zülfü LİVANELİ 6.Kasım.2007

Bir başka saldırı

Türkçeye yapılan saldırıları konu edinen yazılara gelen tepkiler, bu ülkede hâlâ duyarlılığını yitirmemiş olanların varlığını görmek bakımından sevindirici.

Ana dil saldırı altında olsa bile, bu konuda içi yananların sayısı da az değil.

Geçenlerde Türkçenin yanlış ve eksik kullanımının yayılmasından duyduğumuz üzüntüyü belirtmiştim.

Bugün ise bir başka saldırıdan söz etmek istiyorum: Yabancı dil saldırısından.

Hepinizin dikkatini çekiyordur: Güzelim Türkçe kelimeler dururken bunların İngilizcedeki karşılığını kullanmak, yazmak çizmek moda haline geldi.

Bu tutum, yaygın bir pazarlama taktiği olarak da karşımıza çıkıyor:

Sanki iş yerine ya da inşaat halindeki bir siteye Türkçe isim koyduğunuz zaman tutucu, gerici; yabancı isimler koyduğunuz zaman ise çağdaş, dünyalı vs. oluyorsunuz.

Bu yüzden gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlanan inşaat ilanlarının isimleri akla hayale gelmez züppeliklerle dolu.

Maslak'taki bir siteye Manhattan çağrışımı yapsın diye Mashattan deniliyor.

Ben böyle bir sitede oturmam ve bu ismi yabancı dostlarıma söylemeye utanırım. Çünkü bu ismi telaffuz eder etmez ne kadar kompleksli ve Amerika'nın kenar mahallesi olmaya niyetli bir toplum olduğumuzu anlarlar diye korkarım.

Acıbadem'de yapılan bir site "badem" kelimesi dururken "almond" demeyi tercih ediyor.

İstanbul; plazalardan, residance'lardan, tower'lardan geçilmiyor.

Kimsenin aklına kervansaray, han, arasta, bedesten gelmiyor.

Sanki bu işleri yapanlar doğma büyüme New York'lu.

Aslında inşaatçıların çoğu Anadolu'nun illerinden ama bir pazarlama taktiği olarak yabancı isim koymak daha çok işlerine geliyor.

Tüketim Batılılığının, taklidin, kimlik yitiminin gelip dayandığı nokta bu.

Dükkân tabelalarında Türkçe isme çok zor rastlanır oldu.

Bir de şu alaturka meselesi var.

Avrupalıların bizim için kullandığı "Alla Turca" deyiminin, Türkiye'de de yaygınlaştığını görüyoruz.

Efendim her şey çok alaturka imiş!

Ne olacaktı; alla Japon mu, alla Amerikan mı?

Bu maymunluğun sonu yok ve tahribat çok büyük.

Kültür emperyalizminin gelip dayandığı vahim noktanın geri dönüşü nasıl olacak bilemiyorum.

Beyler; Donald Trump niçin New York'a bir bedesten yapmıyor, niye bir gökdelenine "Manhattan Kulesi" adını vermiyor da siz onun adına İstanbul'da kule dikmeye çalışıyorsunuz?

Kimdir Donald Trump?

Amerikalı bir inşaatçı değil mi?

Bir düşünün bakalım, o niye binasına mesela "Mustafa Şatıroğlu Binası, Ahmet Kara Kulesi" gibi isimler koymuyor?

Zülfü LİVANELİ 3.Kasım.2007

Saldırı altındaki Türkçe

Nasıl bir ağacı devirmek için gövdesine keskin baltalar indirilirse, bir ülkeyi devirmek için de kültürüne, diline ve değerlerine saldırılır.
Bir tek noktası zayıflatılan ağaç olanca ağırlığıyla yere serilir; aynen kültüründe gedikler açılan bir ülke gibi.
Bu durumun en açık ve can yakıcı göstergesi, ana dile yapılan saldırılardır.
Ne zaman televizyon seyretsem, ne zaman gazete okusam canım yanıyor.
Çünkü Yunus'un, Şeyh Galib'in, Baki'nin, Nazım'ın, Yahya Kemal'in elinde en yüksek biçimine kavuşmuş bulanan Türkçe, yani dünyanın en güzel edebiyat dillerinden birisi; hoyratça boğazlanıyor, katlediliyor.
Canım yanıyor sözünü lütfen ciddiye alın; bu durumdan yalnız manevi olarak değil, fiziki olarak da acı duyuyorum.
Dün televizyonda birisi "keyfiyet" kelimesini, "keyif" anlamında kullanıyordu.
Haber yazanlar "muhatap" kelimesini, ya muattap ya da muhattap diye kullanıyorlar.
İster istemez sinirleriniz bozuluyor.

***
Belki önyargı diyeceksiniz ama yıllardan beri benim için bilginin ya da cehaletin şaşmaz bir ölçüsü vardır.
"Yalnız" kelimesini "yanlız" olarak yazanları cahil olarak nitelemekten kendimi alamam.
Çünkü okuyan, yazan, dile özen gösteren hiç kimse bu kelimeyi "yanlız" diye yazmaz, söylemez.
Bu, ancak ana diline saygısız ve dili en alt düzeydeki iletişim aracı olarak kullanan kişilere özgüdür.
Bir insan "yanlız" dedikten sonra ağzıyla kuş tutsa gözüme giremez.

***
Dil sadece dilden ibaret olsaydı, bu kadar üstüne durmamıza gerek yoktu.
Ama dilin konuşmaktan, anlaşmaktan daha önemli bir işlevi vardır.
Dil uygarlık yaratır; ana dil, ana yurt demektir.
Dil elden giderse, ülke de gider.
1 Kasım, büyük şairimiz Yahya Kemal'in ölüm yıldönümüydü. TRT bu anlamlı günü, Avni Özgürel'in hazırladığı güzel bir belgeselle andı.
Yahya Kemal gibi bir dil kuyumcusunun elinde dünyanın en yetkin lisanına dönüşen Türkçe, ne yazık ki gençlerimizin kuş dili konuşma ısrarı sonucunda güdük, anlamsız heceler yumağına dönüşüyor.
Yüzlerce yılda, milyonlarca kişinin katkısıyla inceltilmiş olan dil, en basit duyguları ve düşünceleri bile ifade etmekte zorlanılan, birkaç yüz kelimeyle konuşulan bir yoksulluğa mahkûm ediliyor.
Vatanın bir çakıl taşını bile vermeyiz diyenler, yitirilen her kelimenin de bu ülkenin büyük kaybı olduğunu görmüyor, anlamıyor.
Yazık.
Çok yazık!

26 Kasım 2007 Pazartesi

75. yılında Dil Devrimini Doğru Anlamak

Kimimiz, her yılın sonunda geride neler bıraktığımızı düşünürüz; keşke bunu hepimiz yapabilsek. Keşke, önder bilinen ya da sözü, tavrı ses getiren kişiler yapabilse… Yönetenlerle yönetilenler geçen günlerin artısını eksisini yeterince düşünebilse, nelerin kazanıldığını nelerin yitirildiğini tartabilse… O zaman geleceğe ilişkin verilecek kararların, atılacak adımların ne denli sağlam, ne denli yerinde ve tutarlı olacağını, varın siz düşünün.

Biz, doğallıkla geride bıraktığımız yıla kendi penceremizden baktık; neleri başarabildiğimizi, neleri başaramadığımızı düşündük. Nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte… Başarılarımız da bireysel çabaların sonucu değildi, başaramadıklarımız da… Kuşkusuz emeğini, desteğini esirgemeyen bireylere borçluyduk her şeyi; ama bireysel çabalarımızı ortak düşünceye, ortak akla dönüştürmeyi başardığımız da oldu, başaramadığımız da… Örneğin Türkçenin yıllardır yüz yüze olduğu olumsuzluklara kurumsal açıdan baktığımızda, salt Dil Derneği’nin çabaları yetmiyordu. Evet, bu kötü gidişten yakınan, kaygılanan çoktu; ama kaygılar çoğunca bireysel olmaktan öteye geçemiyordu. Yazık ki bu kısırdöngüyü kırma çabalarımız boşa gitmese de tepkimizi ortak akla, ortak eyleme dönüştürmekte çok yol aldığımızı söyleyemeyiz.

Dil sevgisiyle yurt sevgisinin ikiz kardeş olduğunu bilenlerin kaygıları elbette içtendi; ama örgütlü düşünmekte, güvenilen bir örgütü destelemekte, kaygılanmamıza neden olan, emeğimizi ve inancımızı kullananların hızına erişemedik. Dileriz, 2007’de bu kısırdöngüyü kırar, ülkemizi ve Türkçemizi kuşatan tehlikelere karşı örgütlü tepki vermeyi başarırız.

Geçen ay, Türkçenin devlet eliyle bozulduğunu belirtmiştik. Bu düşüncemizden caymış değiliz. 1932’de dilde yenileşmeyi başlatan Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nu özerk bir dernek olarak kurmakta ne denli haklı olduğunu 2006 boyunca da gördük.

1983’ten önce Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu, bütün eleştirilere, bütün saldırılara karşın, toplumda yankı bulan bir yetke idi. Bir zamanlar bu kurumun her yaptığını, her sözcüğünü eleştirenlerin çoğu, bugün çıkardıkları kitap, gazete ve dergilerde Türkçenin gücüne yaslanarak kendini anlatmaya çalışıyor. Bu durumdan kendimize övünme payı çıkarıyor değiliz; doğal olan, olması gereken budur. Ancak şöyle bir soru da aklımıza takılıyor: Bu durumdan birilerinin dersini almış olması gerekmez mi?

Sayın Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükümetlerin Milli Eğitim Bakanları, 1960 ve 70’li yıllarda Türkçe sözcükleri yasaklayan genelgeler yayımlamışken, bugün Sayın Demirel o yasaklanan sözcüklerle toplumun önüne çıkmakta, TV’lerde konuşmaktadır. Demek ki açılan savaş sözcüklere değil, devrimin özüneymiş. Ama devrimin çatısı öylesine güçlü çatılmış ve TDK o denli başarılı olmuştu ki 1983 yazında Sayın Kenan Evren ve arkadaşlarının kurduğu TDK, bir devlet kurumu olmasına karşın, yaklaşık çeyrek yüzyıldır toplumsal uzlaşma sağlayamamakta, güven veren bir yetke olamamaktadır. Çünkü Başbakanlığa bağlı bir devlet kurumu olan TDK, 23 yıldır siyasal iktidarlara göre tavır alma gereksinimi duymaktadır. Örneğin rahmetli Ecevit’in başbakanı olduğu koalisyonun hazırladığı bir yasa taslağı yıllardır çekmecede tutulmakta, TDK’ye yönetici ve uzman atanamamakta, TDK’nin bilimsel ve yönetsel bütün işlerini birkaç kişi üstlenmekte, böylece bütün ulusu ilgilendiren dil çalışmaları üç beş kişinin bireysel düşünceleriyle kilitlenmektedir. Ayrıca içinde bulunduğumuz dönemde, resmi TDK’nin sözlüğünde dinsel kavramları öne çıkarması, ulusal kavramlara yer vermemesi de insanın aklına ister istemez, türlü sorular getirmektedir. Dahası bu kurum, bir devlet dairesidir; ama işyerlerine Türkçe ad koyanlara ödül vermek gibi işlerle uğraşmakta, örneğin Harf Devrimini çiğneyenlere yönelik etkin bir çıkışı görülmemektedir. Ayrıca kendi ülkesinde, kendi işyerine Türkçe ad verenler niçin ödüllendirilir; bunu anlamak da olanaksızdır.

Kuşkusuz bu kurumun yaptığı iyi işler de var; örneğin 1983’ten önceki TDK’nin birikimini tümden yadsımaması, bu birikimden belli ölçüde de olsa yararlanması; “gök konuksal avrat…” gibi sözcükleri eski TDK’nin “uydurmadığını” söylemesi; bilgisunara geçmişin emeğini aktarması, uluslararası yarışmalarda İngilizce şarkı söyleyenlere ya da şarkı sözü yazarlarına tepki vermesi… gibi. Ancak sağdan toplasak da olmuyor, soldan toplasak da olmuyor… Gösteriye yönelik kimi etkinlikleri alkışlasak bile torba dolmuyor. Bir devlet kurumu dilin yaralarını saramıyor. Ölçünlü dille yazım birliğinin bozulmasıyla açılan yara büyüyor. Niçin? Çünkü yaraların çoğu bir devlet kurumu eliyle açılıyor. Çünkü dile politik açıdan bakılıyor. Çünkü özleştirmecilik, “tasfiyecilik” olarak tanımlanıyor. Çünkü dilin 75 yıllık yenileşme sürecine “devrim” demekten korkuluyor. Çünkü “devrim, devrimci” sözcükleri hâlâ bir yerleri, birilerini rahatsız ediyor. Ancakkk… “Devrim”i “katlanma, çevrilme, bükülme” diye tanımlamak zorunda kalan bilim insanları, “devrimci”yi, “belli alanlarda hızlı, köklü, ve nitelikli değişiklik yapan kimse” diye tanımlıyorlar da “katlanan, çevrilen, bükülen kimse” diyemiyorlar… Neden?

Bu sorunun yanıtını okurlarımıza bırakıyoruz.

Bu tür sorulara yanıt ararken, sözlüğüne “mızraklı ilmihâl”i almayı bilimsellikle açıklayanlara, Atatürk’ün büyük yapıtı Söylev “Nutuk”u önyargılarından sıyrılarak bir kez daha okumalarını salık veririz. Söylev’in yaratıcısı, laik cumhuriyetimizin de yaratıcısı olan gerçek bir “devrimci”dir; o, 75 yıl önce dilde de devrim yapan Mustafa Kemal’dir.

Mustafa Kemal ne ülkesini emperyalizme sunanların, ne de emperyalistlerin; hiçbir yerde, hiçbir zaman, hiç kimsenin önünde “katlanma, çevrilme, bükülme” duygusu yaşamamıştır. Bağımsızlık savaşını kazanan halkı ona, o da halkına güvenmiştir.

Dil Devrimi toplumu yeniye, doğruya, bilimsel, sanatsal olana taşıyan anlayış yeniliğidir; anlayışın ve düşüncenin yenileşmesidir. Topluma düşünce özgürlüğünün yolunu açan görkemli bir kapıdır.

İşte Dil Devriminin asıl anlamı, en kısa tanımı budur.

Mustafa Kemal’in, “Ülkesini yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” demesi, dilin, yabancı diller boyunduruğu altında olduğuna ilişkin doğru, yerinde bir saptamadır.

Bağımsızlık için verilen savaşın ardından ülke kurtulmuştur; sıra yüzyılların “ümmi ümmet”e dönüştürerek emperyalistin kucağına attığı insanlara, bağımsız bir devletin özgür yurttaşları kimliği kazandırma savaşımına gelmiştir. Bütün dünyayı şaşırtan, “sömürge”lere örnek olan devrimler birbirini izler; Türk ulusunun dış görünüşü gibi, düşüncesi, yaşamı değişir, yenileşir. Bu görkemli Türk Devrimin en önemli dayanağı Harf ve Dil Devrimleridir. Çünkü kendi diliyle özgürce düşünen, bilim sanat üreten, soran sorgulayan, dilekçesini kendisi yazan, “muskacı”ların elinden kurtulan bir halk, egemenliğin kendisinde olduğu bilincini taşır; ne emeğinin, ne inançlarının kullanılmasına izin verir.

İşte bir bütün olan Türk Devriminin anlamı, en kısa tanımı da budur.

Mustafa Kemal Atatürk, yaşamını yitirinceye dek dil işleriyle yakından ilgilenmiş, kurduğu Türk Tarih ve Dil Kurumlarına kalıtından pay ayırmıştır. Atatürk’ün, Harf Devrimi için özellikle yasa çıkarması da çok anlamlıdır; Arap abecesinin dinle bağını kuranların, gelecekte bir gün bu bağı “kullanarak” halkın inançları ya da emeği üzerinde türlü oyunlar kuracağını düşünmüş; yazık ki tarih onu doğrulamıştır. 1950’den bu yana Anayasalarda yer almasına karşın Harf Devrimi bugün türlü yollarla çiğnenmektedir.

Ancak bu olumsuz gidişi görüp de yalnızca kaygılanmak, yakınmak yetmiyor. Bir kez daha yineleyelim; şimdiki TDK’den, MEB’den, daha doğrusu hükümetten hiçbir beklentimiz yok. Çünkü var olan sorunları katlayan, zaten bu kurumların kendisidir. Bizim beklentimiz, yurt ve dil sevgisi taşıyan bireylerle kurumların işbirliği içinde olmasıdır. Tıpkı bağımsızlık savaşında olduğu gibi emeğimizi ve ekmeğimizi paylaşarak bu kara görüntüleri silebilir, yeniden Atatürk’ün başlattığı “aydınlanma” atılımına, yani Türk Devrimine hız verebiliriz.

Beklentimiz olan kurumların başında kitle iletişim araçları gelmektedir; ama birkaçı dışında kitle iletişim araçlarının çoğunun, özellikle radyo ve televizyonların “dil sorunu”nu hiç önemsemediğini görüyoruz. Kimi TV’lerdeki göstermelik dil izlencelerinin sorun çözücü değil, sorunu derinleştirici olması da başka bir üzüntü kaynağıdır.

Basın yayın organları, kendilerini “medya” diye adlandırmalarına karşın, dil sorunlarının ayrımında olmamaları olanaksız. Ayrımındalar ki arada bir çerezlik de olsa, dilin tartışıldığı izlenceler yapıyorlar. Ama nasıl yapıyorlar? Tıpkı öteki izlencelere bakış açısıyla; “rating” kaygısıyla… Dilcileri, yıllardır bir dilci duyarlılığıyla bu işe emek verenleri, Türkçeyi oya gibi işleyen yazarları çağırsalar olmaz… Bu kişiler “rating” almaz; bu kişiler doğruyu, bilimsel olanı “show” biçemiyle dillendiremez. Evet, kızıp öfkelenebilirler; ama kaynak göstererek söyledikleri doğrular, birilerinin, bir yerlerin hoşuna gitmez. Çünkü şimdi geçerli olan tavır Türk Devrimine, Dil Devrimine dokunmamaktır. Hatta devrimin birikimini görmezden gelmektir. Dahası fırsat bu fırsat deyip Atatürk’e yöneltilemeyen öfkeyi Türkçeleştirmeyi, yani Dil Devrimini savunanlara kusmaktır. Türkçeyi savunanları “zaptiye, dil polisi” diye yermek ne kolay! Ne ucuz bir tavır…

Bizim yine de basın yayından hâlâ beklentimiz var. Bir sabah uyanacağız ve gazetelerin adreslerindeki “tower, center, plaza…” gibi sözcüklerin silinmiş; izlencelerdeki öykünmeci, dil bilincini yaralayan, kirleten tavırlar yok olmuş… Bir gün kesinlikle olacak… Dileriz, basın yayın organları Dil Devriminin 75. yılında ulusumuza bu sevinci yaşatırlar. Ama bizlerin istemesi ve isteğinde direnmesi şart… “Halk böyle istiyor” diye, sürekli bizi öne sürmüyorlar mı? Öyleyse ne istediğimizi tez elden duyuralım!

*

2007, Dil Devriminin 75., Dil Derneği’nin 20. yaşını kutlayacağımız bir yıldır. Türkçenin yabancı diller boyunduruğundan kurtulması için başlayan görkemli devrimin 75. yılında derneğimiz birçok etkinliğe hazırlanıyor. 22 Nisan 2007’de 20. yılını kutlayacak olan derneğimizin dileği şu: Bu yıl ulusumuz, Türk Devriminin ve Dil Devriminin anlamını kavrayacak kadrolara kavuşsun! Umudumuz şu: Bu yıl ulusumuz, Türkçe için kaygılanmasın. Kaygılar yerini sevince bıraksın! Yakınmalar, ortak akla, emeğe, eyleme dönüşsün. Yazarlarımız, ozanlarımız verimli, üretken olsun! Bilimcilerimiz ağırlığını koysun da Türkçenin üzerindeki kara bulutlar dağılsın! Politikacılarımız ve halkımız, Atatürk’ün kalıtı üstündeki lekeyi silecek adımı atsın! Beyazcamdan, gazetelerden Türkçenin balı aksın!

Dileğimiz şu: Dil Derneği’nin ne denli kısıtlı koşullarda çalıştığının bilincinde olan aydınlanmacılar, yüzünü derneğe çevirsin; desteğini, katkısını esirgemesin…

Daha ne diyelim?

Yeni yılın her günü, her dakikası, geçmişin acılarını, tasasını unuttursun!

Her şey laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran devrimcilerin şanına yaraşır olsun!

Mustafa Kemal Atatürk’e ve tüm devrimlere selam olsun!

Sevgi ÖZEL

KAYNAK

Dil ve Anayasa

Her bağımsız ülkede eğitim dili ülke çoğunluğunun dilidir. "Yabancı Dille Eğitim" bir kültürel soykırımdan ibârettir. Buna artık derhal son verilmeli.

Türkçe'ye ister "T.C.'nin dili", ister "resmî dili" desinler, Anayasa'nın bu maddesi değiştirilemez ve bunun anlamı eğitimin her düzeyde kesinkes Türkçe ile olmasıdır.

Bu hep böyleydi ama, 1953'ten itibâren İngiliz, Amerikan mârifetiyle anayasaların bu maddesine hep aykırı hareket edildi. Peki bu, "Tarzanca" ile sömürge eğitimi felâketini başımıza kim sardı? Önce 1953'te Türk Eğitim Derneği (T.E.D.), hemen ardından "Anatolia Liseleri" ile devlet, sonra bazı cemaatler, ticârî amaçlı özeller, ve vakıflar. Bu, 1953'ten bu yana - dikkatinizi çekerim- her çeşit hükümet zamanında ve 10 yılda bir getirilmiş olan askerî müdahaleler zamanında oldu. Amerika'nın kurdurduğu "Middle East Technical University" 1960 ihtilâli sırasında, gene onun (Robert Koleji bizim cebimizden büyütebilmek için) kurdurduğu "Bosphorus University" 1971'deki ihtilâl zamanında vücut buldu. 1980 ihtilâlinde YÖK'ün kurdurulmasıyla işler tamamen çığırından çıktı. Sömürge eğitimi eski, yeni her evrenkente (üniversiteye) bulaştırıldı. 1990'larda ise bir millete yapılabilecek en büyük düşmanlık ve içerdekilerden en büyük ihânet, yabancı dille (ki artık hep sömürgesi olduğumuz ülkenin dili mânâsına geliyor) eğitimin anaokullarına kadar indirilmesi.

AVRUPA BİRLİĞİ İSTİYOR YUTTURMACASI

Ee, hani anayasanın birinci maddesi vardı, başka dilden eğitim yapılamazdı. (Atatürk'ün millî eğitim kanunları da cabası). Ne oldu? Çok garip, bir konuyu saptırma, kamuoyunu oyalama oyunu daha kullanıldı. Avrupa Birliği'nin kendisinde öyle bir şey olmadığı hâlde, onlar istiyor yutturmacasıyla bir 'etnik dillerden eğitim' lâfı çıkardılar. Biz kimsenin ana diline karşı değiliz. İyi hoş da peki kendini Türk sayanların, anadili Türkçe olanların eğitim dili ne olacak? Uygulamaya bakılırsa gitgide İngilizcemsi 'Tarzanca'. Ama işin asıl garibi: Herkes (yalnız Türkiye'de değil, dünyada) kendi dili, eğitim dili diye patırtı çıkarırken bir tek Türklerden ses yok! Sanki huliganların torunu sanmağa başlamış kendini pek çok kişi. Durum Kerkük ve Musul'dakine benzemeğe başladı (Allah korusun!); Türkiye'den birileri gidip orada bir okul, bir de evrenkent açmışlar haberini aldım. Bu okullarda eğitim dili "Kürtlere Kürtçe, Türkmenlere, yâni Türklere İngilizce". Kürtler anadilini istiyor da Türkler İngilizce mi istiyor? Şu işe bak. Kimin ne istediğinden emin olamayız, ama şurası muhakkak ki küresel kıraliyetçiler öyle münasip görüyor.

RESMÎ DİLİ İNGİLİZCE YAPIP İŞİ BİTİRECEKLER

Anayasaya hep aykırı olmuş bu eğitim konusuna niye 50 yıldır bizden başka itiraz eden olmadı? Ayıp değil mi? Ne sağdan, ne soldan (onlar ne iseler?), ne din kesiminden, ne Atatürkçü geçinenlerden, ne aydın geçinenden, ne halktan. Neden 50 yıldır anayasaya, her on yılda bir 1. maddeye aykırı maddeler, yabancı dilli evrenkent açmak için, eklenirken (anayasada ne işi var?) neden hukuk câmiası toplu dâvâlar açmadılar? Geç de olsa şimdi yapsınlar artık (bunu örneğin "Bye- Bye Türkçe" kitabımda, ve öncesi makalelerde de yıllar öncesinden hukukçulara önermiştim). K.K., yâni Küresel Kıraliyetin planı anlaşılan kısa sürede T.C.'nin resmî dilini de (fiilen zâten yaklaştı, şimdi resmen) İngilizce yapıp işi bitirmek. Bu etnik dil meselesi ona hazırlık. Onunla kafaları karıştırıp sonra çözüm olarak "resmi dil İngilizce"yi ortaya çıkaracaklar. Bırakırsan düşman hepsini yapar tabii, tıyneti bu. Onu bahane edip kenarda durmayın. Sorumluluk her bir Türk'ün, istisnâsız. Herkes kitaplarımızda da belirttiğimiz gibi önemli ufak adımları atacak, her yoldan ve her koldan. Türkçe'yi, dolayısıyla Türkiye'yi böyle kurtaracağız.


Oktay Sinanoğlu; 26 Eylül 2007

HER ŞEY SENİN IŞIĞINDA

HER ŞEY SENİN IŞIĞINDA

Mustafa Kemal Atatürk

“Türk dili, zengin, geniş bir dildir; her kavramı ifadeye kâbiliyeti vardır. Yalnız, onun bütün varlıklarını aramak, bulmak, toplamak, onlar üzerinde işlemek lâzımdır. [...] Türk milletini ve Türk dilini medeniyet tarihinin ve kültür dillerinin dışında görmenin ne yaman bir yanlış olduğunu bütün dünyaya göstereceğiz.”

Korkmaz Z (Hazırlayan), 1991. Atatürk ve Türk Dili: Belgeler. Türk Dil Kurumu, Ankara. s. 369.